Unun Patlayıcı Özelliği

Yazar Bekir Yanardağ 19 Temmuz 2018 Perşembe 0 yorum


İlk un patlaması 1785 yılında İtalya Turiri'de bir ekmek fırınında olmuştur. Bir lambanın un tozunu tutuşturması sonucu gerçekleşmiştir bu olay. Bu olay ölüme ve fazla zarara yol açmamıştır ki bu yüzden de unutulup gitmiştir.

Gün başlangıcında, insanlık tarihinin ana gıdası olan ekmeğin en önemli malzemesi olan unun çok müthiş bir şekilde yanarak patlayabileceğini kime söyleseniz herhalde şaka olduğu düşünüp gülerdi. 1981'de Amerika'da büyük bir hububat silosu ansızın çok güçlü bir şekilde patlayıp, 9 kişi ölüp, 30 kişi de yaralanınca gülmeler durdu. 1988'de hububat bulunan yerlere belirli bi emniyet standardı getiren kuralların uygunlamasına rağmen 90'lı yıllarda ABD'de undan kaynaklanan ortalama yılda 13 patlama oldu.

Nasıl oluyor da un bu kadar tehlikeli bir biçimde patlayabiliyor? 

Sebebi çok kolay. Çünkü o bir karbonhidrattır. Havada toz halde asılı duran karbonhidrat miktarı bir metreküpte 50 gramı aşınca herhangi bir yolla tutuşturulduğunda patlar. Un tozları o kadar küçüktür ki, anında yanar ve bu yangın diğerlerine zincirleme yayılır. Bu da toz bulutunda, ortama da bağlı olarak, patlayıcı bir güç oluşturur.

Bir yangının oluşması için üç şeyin bir araya gelmesi gerekir. Hava (içindeki oksijen), yanıcı madde (burada un oluyor) ve tutuşturucu. Silolarda insanların çalıştıkları yerlerde tutuşmak için gereken metreküpte en az 50 gram un tozu miktarına pek ulaşılamaz. Tabii burada unutulmaması gereken patlamaya sebep verenin yanıcı maddenin havada asılı duran toz miktarı olduğudur, yoksa yere serilen unda böyle bir tehlike yoktur.

Silolarda tutuşmaya sebep olan şeyler, sigara, asansörler, bilinçsizce yapılan bir kaynak, bir kesme işlemi ve konveyörlerin mekanizmalarından çıkan kıvılcımlar olabilir. Ayrıca ortamın da çok büyük önemi vardır. Patlamayla birlikte oluşan basınç boşalacak yer bulamazsa binayı bile yıkabilir. Açık havada ise patlama olmaz ama yine de tehlikeli bir alevlenme olabilir.
Devamını Oku...

Uçan Balon Ne Kadar Yükselir?

Yazar Bekir Yanardağ 18 Temmuz 2018 Çarşamba 0 yorum


Uçan balonların doldurma uçları her ne kadar iyi bağlansa dahi çok az da olsa hava yani helyum kaçırırlar. Havadan daha hafif olan helyum gazı ile şişirilen bu balonların ağızlarından kaçırdıklarını eve getirdiğimiz ve tavana yapışmış gibi havada duran balonun sabah olunca sönük hali ile karşılaştığımızda anlarız.

Balonun ağzının ideal bir biçimde bağlanmış olduğunu kabul etsek dahi havada ulaşacağı yükseklik yine de sınırlıdır. Balon yükseldikçe hava basıncı azaldığından ve balonun iç basıncı dışındakinden daha yüksek kaldığından balon yükseldikçe şişmeye başlar. Sonunda balonun yapıldığı malzemeye, hacmine ve malzemenin kalınlığına bağlı olarak belli bir yükseklikte patlar.

Küçük uçan balonlar en çok 10.000 metreye kadar, sepetinde insan taşıyan büyük balonlar 30.000 metreye kadar ve bilim insanlarının kullandığı araştırma balonları 40.000 metreye kadar yükselebilirler.
     
Devamını Oku...

Astral Seyahat Diye Bir Şey YOK!

Yazar Bekir Yanardağ 17 Temmuz 2018 Salı 0 yorum


Ruhunuzu bedeninizden ayırıp diyar diyar gezmek ister misiniz? Astral seyahat nasıl yapılıyor?

Çağlar boyu sırlarına çok az kişinin sahip olduğu bir gizem astral seyahat. Tabi bu seyahat Susurluk'ta mola verip köpüklü ayranın yanında tost yiyebileceğiniz türden bir şey değil. Bedeninizi ardınızda bırakıp, bilinciniz ve ruhunuzla çıkacağınız bir yolculuk. Yüzyıllar boyunca Budist rahiplerin Amerikalı Kızılderilerinin ve Orta Asya şamanlarının astral seyahat deneyimleri hakkında onlarca kayıt elimize geçti. Yıllarca ruhlarını bedenlerinden ayırıp diyar diyar gezen bu insanların çok uzak mesafeleri aşabildiklerini hatta uzaya çıkabildiklerini okuduk. Peki her duyulduğunda gözümüze fener tutulmuş tavşan etkisi yaratan bu olay nasıl gerçekleşiyor.

Astral seyahat diye bir şey yok. Olay beynimizin bizde yarattığı bir yanılsamadan ibaret. Beynin yarı uyku haline geçmesi 'lucid rüya' yani yarı uyanık rüya denir. Bu sırada beynin uyku moduna alınması gereken bölgeleri çalışmayı sürdürür ve etrafındaki her şeyi farkeder. Bilincimiz de yarı bilinçli olduğu için rüyamızı kontrol edebiliriz ve istediğimiz her şeyi hayal edebiliriz.

Yarı bilinçli bir rüyayı kontrol edebilmek geliştirilebilir bir durumdur. Bazı insanlar bu konuda daha iyi seviyelere çıkabilir. Bir yerden sonra bu insanlar gerçekten astral seyahat yaptıklarına inanmaya başlar. Oysa bu arkadaşlar gereksiz yere heyecanlanıp yok yere kendilerinde süper güçler olduğunu zannetmektedirler. Maalesef insanlık seyahat etmek için sadece bedenini kullanıyor. En azından şimdilik.
Devamını Oku...

Gelinlikler Neden Beyazdır

Yazar Bekir Yanardağ 0 yorum


Çocuğun teki annesine sormuş: 'Anne gelinlerin elbisesi neden beyaz renkte?' Annece cevap vermiş: 'Beyaz renk masumiyetin ve mutluluğun sembolüdür.' Çocuk tekrar sormuş: 'Peki o zaman damatlar neden siyah giyiyorlar?'

Eskiden Roma'da gelinliklerin rengi sarı renkti. Gelinler yine sarı renkte peçe takıyorlardı. peçe evli ve bekar kadınları ayırt etmek amacıyla kullanılıyordu. Ortaçağlarda ise gelinliğin rengi üzerinde pek durulmamış. Kumaşın kaliteli ve gösterişli olması renginden daha önemliydi. Herkes en iyi elbiselerini giyiyordu, renk de elbiseyi giyenin zevkine bağlıydı.

Beyaz gelinlik adeti 16. yüzyılda yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu yıllarda kraliyet ailesi gelinlerinin gümüşi renkte bir gelinlik giymesi gerekiyordu. Kraliçe Viktorva bunu reddetti ve beyaz gelinlik giymekte ısrar etti.

Bundan sonra Fransız ve İngiliz yazarlar, beyazı masumiyetin simgesi olduğu konusunu işlemeye başladılar. O dönem ahlakına göre bekaret evliliğin vazgeçilmez koşulu olduğu için beyaz gelinlik adeti fena halde tuttu. Evlenirken beyaz giysi giymek genç kızların bekaretlerini topluma ilan etmelerinin vasıtası oldu.
Devamını Oku...

Su Altında Nefes Almak

Yazar Bekir Yanardağ 0 yorum


Nefes alıp vermekteki amaç vücudumuzun muhtaç olduğu oksijen ihtiyacını karşılamaktır. Oksijen vücudumuzdaki besin maddelerinin yakılmasında kullanılır. Nefes alırken içimize çektiğimiz havada %21 oranında oksijen bulunurken, nefes verdiğimizde çıkan havada %16 oksijen bulunur. Suyun formülü hepimiz biliyoruz "H2O". Suda bulunan iki elementten biri hidrojen diğeri oksijendir. O halde havadaki oksijeni alabiliyoruz da sudaki oksijeni neden alamıyoruz? Balıklar bunu nasıl beceriyorlar?

Elementlerin ilginç bir kimyasal özellikleri vardır. İki veya daha fazla element bir kimyasal reaksiyona sokulduğu zaman ortaya onu meydana getiren elementlerin özelliklerini taşımayan farklı bir bileşim çıkar. Aynı elementlerin farklı kombinasyonlarla meydana getirdikleri değişik bileşenlerin özellikleri her yönden aşırı farklılık gösterir.

Bir örnekle daha iyi açıklayabiliriz sanırım. Elimizde istediğimiz kadar karbon, hidrojen ve oksijen var ve bir bileşim yapacağız. C6H12O6 ( 6 karbon, 12 hidrojen, 6 oksijen ) bu bileşim bize glikozu verir. Aynı elementlerle yapılan C2H4O2 ise sirkedir ve glikozla hiç alakası yoktur.

Yukarıdaki örnekten yola çıkarak aynı şekilde hidrojen ve oksijenden oluşmuş su da farklı özelliklere sahiptir ve içindeki oksijen artık bizim ciğerimizde kullanamayacağımız şekildedir. Zaten balıklar da suyun yapısındaki oksijeni kullanmazlar. Onların suyun altında soludukları oksijen, suda çözülmüş, gaz halindeki oksijendir. Bu oksijenin sudaki çözülmüş şekli bira, soda ve kola gibi içeceklerin içindeki kapağı açınca kabarcıklar halinde dışarı çıkan karbondioksite benzer.

Balıklar sudaki çözülmüş oksijeni solungaçları sayesinde alırlar. Aslında bu olay balıklar için kolay değildir ama soğukkanlı hayvanlar olduklarından oksijen ihtiyaçları da pek fazla değildir. Balina gibi sıcakkanlı hayvanlar ise oksijeni insanlar gibi havadan alırlar çünkü onlar için solungaçlar yoluyla sudan oksijeni yeterli miktarda temin edebilmek imkansızdır.

Suyun içindeki oksijen miktarı az olduğundan dolayı ciğerlerimizin yüzey alanları yeterli oksijeni alacak kadar büyük değillerdir. Yoksa ciğerler sıvıların içindeki oksijeni alabilecek özelliğe sahiptirler. 

Sonuç olarak su, içinde oksijen elementi olsa dahi 2 hidrojenle bağ yaptığından ötürü içinden oksijeni çıkartıp solunum yapmak mümkün değildir. Balıklar gibi yapıp içindeki çözünmüş oksijeni almak istersekte vücudumuzun ihtiyacını karşılamıyor. Yani sorunun aslı ciğerimizde değil suyun kendisindedir.
Devamını Oku...

Kuşların Uyuması

Yazar Bekir Yanardağ 16 Temmuz 2018 Pazartesi 0 yorum


Kuşların bacaklarının arka tarafında, ayaklarının altına kadar uzanan "fleksor tendonu" adı verilen bir kilitleme mekanizması vardır. Kuş uyuyacak olduğunda bacaklarını kısar ve ağırlığı bu bağlantıya yüklenir. Bunun sonucu pençelerini tünediği yer etrafında iyice kapatır.

Bu bahsettiğimiz kilitleme o kadar kuvvetlidir ki, kuşun minik gövdesinin salınımına hiçbir şekilde izin vermez. Kuş hareket edeceği zaman bacaklarını düzleştirir, tendon gevşer ve kilit açılır. Böylelikle kuşlar ince tellerin üzerinde ya da dalların üzerinde düşmeden uyayabilirler. 

İşin bir başka ilginç boyutu da kuşların bir kısmının, özellikle leylek, flamingo gibi uzun bacaklı olanlarının sadece uykuda değil uyanıkken de tek bacak üzerinde durmayı tercih etmeleridir. Basitçe bu durum diğer ayaklarını dinlendirme olarak yorumlanır ama sebep başkadır.

Kuşların bacaklarında tüy yoktur. Kar, buz veya soğuk sığ suların üzerlerine konduklarında, vücutlarından önemli ölçüde bir ısı enerjisi bacakları yoluyla kaybederler. Bu nedenle tek bacakları üstünde durarak kendileri için önemli bir enerji tasarrufu sağlarlar.

Belki kuşların büyük bir kısmının uyurken kafalarını kanatlarının altına soktuğunu fark etmişsinizdir. Bunun sebebi ise kafalarından oluşacak ısı kaybını sıcacık tüylerinin altında önlemektir.
Devamını Oku...

Yaşamış İnsanların Sayısı

Yazar Bekir Yanardağ 0 yorum


Bunu ne kesin olarak ne de yaklaşık olarak bilmek çok zordur, çünkü evrim teorisi henüz tam açıklığa kavuşmuş değil. İnsanı ne zamandan başlayarak insan nüfusuna dahil etmek gerekiyor hususu üzerinde düzgün bir fikir birliğine varılabilmiş değil.

Maymunlar gibi ellerini ayak gibi kullandığı zamandan mı başlanılacak? Ya da iki ayağı üzerine kalkmayı başardığı zamandan bu yana mı? Yoksa toplumsal yapıda belli bir üretim yapabildiği, yani diğer canlılardan ayrı olarak içgüdüleri yerie aklını kullanama başladığı zamandan beri mi insanı insan saymak gerekiyor belli değil.

Tabii ilk insanlar da on binlerce yıl yiyecek bulma ve yaşama kaygılarından dolayı nüfus saymaya vakit ayıramadılar. Tahmini olarak yaşamış insan sayısının 60 milyar ile 110 milyar arasında olduğu düşünülüyor. Kesin sayı vermeyi seven araştırmacılar ise dünyada 200 bin yıldan beri 70 milyar insanın doğup öldüğünü söylüyorlar. Şu anda dünya nüfusunun 7 milyara yakın olduğunu hesaba katarsak eğer, şu fani dünyadan gelip geçmiş insanların %10'u hala aramızda.


Devamını Oku...